SARKOZY, RUMLAR, ERMENİLER VE TÜRKLER

secil tarafından . tarihinde Taşkın Atılgan, Yazarlar kategorisine eklendi. 156 views kez görüntülendi.

“Kanatsız Kuşlar” tanınmış İngiliz yazar (“Yüzbaşı Corelli’nin Mandolini” isimli romanı Hollywood tarafından filme alınmıştı) Louis de Bernier’in son romanlarından (basım tarihi 2004). Bernier, bu kitabında, Fethiye ile Kalkan arasında antik Letoon kenti yakınlarında bulunan Eskibahçe köyünün 1. Dünya Harbinden hemen önceki yıllardan başlayıp Kurtuluş Savaşı ertesinde, Türkiye ile Yunanistan arasında yapılan nufus mübadelesine kadar geçen dönemi, etraflı bir şekilde, tarihi bulgulara dayandırarak anlatır.

Eskibahçe köyü Rumların ve Türklerin, yüzyıllardan beri, barış içinde beraber yaşadıkları bir köydür. Rumlarla Türkler arasındaki tek fark, Rumların Ortodoks Hıristiyan, Türklerin ise Müslüman olmalarıdır. Her iki toplumun da anadilleri türkçedir ve köyde türkçeden başka bir dil konuşulmamaktadır.

Osmanlı’nın 1. Dünya Savaşı’na girmesi üzerine ilan edilen seferberlik için köye asker toplamaya gelen müfrezenin köy meydanında kurduğu masanın önünde sıra kavgası yapan, askere gidebilmek için yaşını büyük yazdıran gençler arasında bulunan Rum gençlerin sayısı Türklerden az değildir.

Milliyetçilik Osmanlı topraklarına 19. yüzyılda Balkanlar üzerinden ve Kafkaslar üzerinden girmeye başlar ve 20. yüzyılın başlarında Batı Anadoluya ulaşır. Eskibahçe’nin Rum köylüleri, Yunancayı, okuma yazmayı ve milliyetçiliği, 1. Dünya Savaşı’ndan birkaç yıl önce, Yunanistan’dan gönderilen milliyetçi (!?) öğretmenlerden öğrenmeye başlarlar. Balkanlarda ve Kafkaslarda çok etkili olan ve Rusya, Fransa, İngiltere, Avusturya gibi emperyal devletler tarafından, kendi emperyal emellerine ulaşmak için kışkırtılan etnik ve dini çatişmalar, 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında,  Balkanlarda 5.5 milyon Kafkaslarda ise 2.5 milyon müslümanın etnik temizlik ve soykırıma uğratılmasıyla ve zamanımızda da Bosna’da müslümanlara uygulanan soykırımla devam eder.

Bütün çabalara rağmen, kaynaşmış bir toplum olan Eskibahçe’de etnik ayrımcılık etkili olmaz. Balkanların ve Kafkasların aksine, buralılar, herkesin “Osmanlıyız” dediği ve inandığı bir yerdir! Milliyetçiliğin körüklediği ayrımcılığın, Ege bölgesinde, Yunan işgali ile yakaladığı başarının buralarda etkili olamamasında önemli bir etken de, buraların, 1. Dünya Harbi sonunda Yunanistan tarafından değil de, buralarda etnik veya dini akrabaları olmayan İtalyanlar tarafından işgal edilmiş olmasıdır.

Fakat, Eskibahçe gibi bir köyde bile, Yunanistan tarafından desteklenen ve çok aktif olan sivil, kültürel toplum örgütleri ve Ortodoks Kilisesi eliyle etnik ayrışmayı körükleyen kurumlar (çoğunlukla eğitim kurumları) oluşmaya başlamıştır. 19. yüzyılın son çeyreğinde ve 20. yüzyıl başlarında, İstanbul’da ve Anadolu’nun dörtbir yanında çok sayıda misyoner okulları açılmıştır. Bu okullardan mezun olanlar, 19. yüzyılın sonlarından itibaren hızla sömürgeleşen Osmanlı’nın endüstrisini, ticaretini ve bankacılığını ellerinde tutan emperyal güçler ve işbirlikçilerinin (çoğunlukla azınlıklar) kurdukları işletmelerde, Batı kültürüne ve dillerine aşina, yüksek maaşlarla çalışan personel olarak görevlendirilmişlerdir. O zaman, Osmanlı’nın en üst mevkilerinde görevli müslümanlar arasında bile çocuklarının bu okullarda eğitim almalarını tercih edenlerin sayısı az değildi. Emperyal yabancılara tanınan ayrıcalıklar o kadar çekicidir ki, banker, silah tüccarı gibi çok sayıda azınlık mensupları, Osmanlı vatandaşlığını bırakarak İngiliz, Fransız vatandaşlığını tercih etmişlerdir.

Osmanlı’nın en yoksul ve en cahil kesimi, çok büyük çoğunluğu köylerde oturan, ancak kendi ailesinin karnını doyurabilen tarım ve hayvancılıkla uğraşan, çocukları, sık sık çıkan harplere gidip dönmeyen, şanslı çok küçük bir bölümü ise Ortaçağ’ın bile gerisinde eğitim veren köhne kurumlarda eğitim almış, eski düzenle bağlantılı, bu düzenin böyle sürmesinden çıkar sağlayan, Müslümanlar ve Türklerdir.

François Georgeon, “Osmanlı-Türk Modernleşmesi” isimli kitabında, azınlıkların o dönemdeki ekonomik güçleri hakkında şu bilgileri vermektedir: “1913-1915 sanayi sayımı, azınlıkların ekonomik faaliyetlerdeki yeri hakkında eksik de olsa bir fikir vermektedir. Bu sayım, savaş öncesindeki sanayi sermayesinin %50′sinin Rumların, %20′sinin Ermenilerin, %5′inin Yahudilerin, %10′unun yabancıların elinde olduğunu göstermektedir (A.G. Ökçün, 1970). İmparatorluğun son döneminde İstanbul’daki tüccarlar üzerine yapılan bir araştırmadan alınan bir diğer rakam da, İstanbullu tüccarların (ithalat-ihracat, toptan ve parakende ticaret) sadece %5-%10′unu Türklerin oluşturduğunu gösteriyor (T. Çavdar, 1974, 128). Bu durum, siyasi iktidarla ekonomik iktidar arasındaki çelişkiyi yansıtmaktadır. Müslüman Türk asker ve sivil seçkinler tarafından yürütülen bir devrim (Jön Türk Devrimi), gayrimüslimlerin ekonomik konumunu güçlendirmiştir. Diğer yandan Avrupa’nın ekonomik ve mali yönlerden imparatorluğa sızması, Osmanlı toplumunun istikrarını aşağıdan yukarı doğru bozmakta, Hıristiyanlar ile Müslümanlar arasındaki ayrılığı derinleştirmektedir…”

Avrupa ile Osmanlı arasındaki, bilim, teknoloji, kültür, demokrasi, özgürlük, sekülerlik, adalet, iktisat vb. sosyal, siyasal ve iktisadi alanlarda, 17. yüzyıldan itibaren derinleşen ve 19. yüzyıldan itibaren de, Osmanlı İmparatorluğunun gayrimüslim ve Müslüman halkları arasında, İmparatorluğa sızmış Batı kurumları etkisiyle belirgenleşen uçurumun nedeni, Osmanlı’nın eğitim kurumlarını çağdaşlaştırmada ve sekülerleşmede yüzlerce yıl geç kalmasından kaynaklanmaktadır. Türk kelimesi cahil, “barbar”, kaba sıfatlarıyla eş anlamlı hale gelmiştir. (Geçenlerde New York Times gazetesinde çıkan (22 Ocak, 2012), Fransa Senatosu’nun “Ermeni Soykırımı” ile ilgili oylamayı konu alan bir yazıda, Fransa’da yaşayan bir Türk kardiyologla evli Fransız hanım, eşinin, “…bir Ermeni veya Yahudi sanıldığını, kimsenin bir Türkün böyle iyi bir işe sahip olabileceğine inanmadığını” söylüyordu. Çünkü, önyargılı Fransızların gözünde, bir Türk, ancak vasıfsız bir işçi olabilirdi.)

Şunu da unutmayalım: Avrupa’yı yükselten, her alanda güçlü kılan sosyal, kültürel, bilimsel ve teknolojik devrimler, Hıristiyan dogmalara karşı da verilen ve yüzlerce yıl süren özgürlük mücadeleleri sayesinde başarılmıştır, Hıristiyanlık sayesinde değil! 21. yüzyılda bile bu gerçek, Türkiye’de tam olarak anlaşılmış değildir. Hıristiyanlık, Batı kültürünün, yüzlerce yıl süren reformasyonlara, dönüşüme rağmen, en karanlık boyutudur ve ondan kurtuluş mücadelesi, entellektüel düzeyde, hala devam etmektedir. Çağdaş medeniyete ulaşmak, insanın her türlü dogmadan özgürlüğünü kazanması, her bireyin kendi doğal insanlık potansiyeline erişmesini, her alanda mümkün kılacak sosyal, ekonomik ve kültürel ortamın hazırlanması demektir ve bu çağdaşlaşma süreci ve mücadelesi, insanlık varoldukça devam edecektir.

Avrupa’da ve Amerika’da yaşayan ve Osmanlı döneminde bizim vatandaşlarımız olan Yahudiler, Ermeniler  ve Rumlar, Osmanlı’nın son dönemlerinde ve şimdi de bulundukları ülkelerde, çağdaşlaşmada bizden, ortalama olarak, çok ilerideler; o ülkelerin üniversitelerinde, endüstrisinde, bankalarında, siyasetinde, kültüründe en yüksek mertebelerde, içinde bulundukları toplumlara katkı sağlıyor ve takdir ediliyorlar. Batılılar, dinlerine yakın olmalarından dolayı değil, iyi eğitimle geliştirdikleri üstün yetenekleri ve becerilerinden dolayı, “onlar bizden” derken, Türklerin çoğu için, Batı ülkelerinin faşist ırkçıları “Türkler dışarı” diye haykırıyor. Buzulun görünmeyen kısmında kalan, sessiz çoğunluktan, bu söze sempati duyanların az sayıda olmadığından da emin olabilirsiniz.

“Kanatsız Kuşlar” romanını okuyan kimse, hangi kültürden veya etnisiteden gelirse gelsin, Türklerin, yıkılan, itelenip kakılan, parçalanan, “Avrupa’nın hasta adamı olan”, çoluk çocuk, kadın yaşlı demeden soykırıma uğratılan, aşağılanan, geri bırakılmış bir toplumun, zulmeden “barbarları” değil, zulmedilen, haksızlığa uğrayan, sömürülen bir toplum olduğunu, gerçekleri öğrenip, biraz da olsun, sempati duyacaktır, biraz daha fazla anlayış gösterecektir ve ötekileştirmeyecektir.

1910 ile 1923 yılları arasında yaşananları araştıran, yazan, kaç tane, uluslararası üne sahip, eserleri yabancı dillere çevrilmiş, ödüllü yazar çizer çıkmış 74 milyon insan arasından? Türkiye’nin içinde bulunduğu kültürel ve siyasi ortamda böyleleri çıkabilir mi? Başı dik ve alnı açık olarak var olmaya devam etmek istiyorsak, bunları düşünmeli, cevap aramalı, harekete geçmeliyiz!

Türkiye’nin çağdaş yüzü olan, uluslararası kültür platformlarında bu ülkenin yüz akı değerli müzisyen, kompozitör Fazıl Say’a (çok uzun zaman hemşerisi olduğum) New York’lular “Bizim Say” derler, sahip çıkarlar, sevgi ve saygıyla kucaklarlar. Bu ülkenin bazı kesimleri Fazıl Say’ı bir kaşık suda boğmak için uğraşırlar, didinirler, fırsat kollarlar. Yani, Türkiye yüzlerce milyon dolar harcasa, insan ilişkilerinde Fazıl Say’ın tek başına başardığını başaramaz. Fazıl Say Türkiye’nin çağdaş, evrensel insan yüzüdür, Türkiye’den insanlığa bir kültür elçisidir! Tüm dünyanın “Bizim Say’ıdır”.

Sarkozy gibilere verilebilecek en iyi cevap, onlarca Fazıl Say’lar, bilimin her dalında onlarca Nobel ödüllü bilim insanı, edebiyatta, sanatta ve tarihte, evrensel kültüre, insanlığa katkıda bulunan, sözü dinlenen, gerçekleri ortaya çıkaran yüzlerce değerli edebiyatçı, sanat insanı, tarihçi; ülkemizin ve dünyanın hastalık, açlık, işsizlik ve yoksulluk ve insanlık sorunlarına çare arayan ve bulan dünya çapında binlerce doktor, biyolog, iktisat uzmanı, sosyolog, filozof ve tüm bunları mümkün kılan, her alanda fırsat eşitliği, kaliteli çağdaş eğitim, özgürlük ve demokrasi ortamı olurdu.

Türkiye, çağdaş uygarlığa böyle bir ortamda eklemlenilir, insanlık ailesinin “bizim Türkleri” olur, gerçekleri ortaya çıkarır ve en uygun dille anlatır, bize yapılan haksızlıklara aklımızla, bilgimizle, gerçekleri yansıtan kitaplarımızla, romanlarımızla, şiirlerimizle, muziğimizle; uygarlığın dilleriyle karşılık verir, meydanları şöven ve faşist siyasetçilere, demagoglara, tektaraflılığa, Sarkozy’lere bırakmazdık! Şayet tek bir insana bile haksızlık yaptıysak, gereğini de  insanca yapardık!

Yazarını çizerini sansürleyen, kısıtlayan, tutuklayan ve basın özgürlüğünde, geçen yıl, en gerilerdeki 138. sıradan, bu yıl daha da gerilerde, yüz karası 148. sıraya düşen ülkemizde, Sarkozy gibilere söyleyecek bir şeyler bulmakta zorlanırız, etkili olamayız! Cünkü karanlık karanlıkla aydınlanmaz!

Türkiye’de ortaya çıkan, bu kadına karşı işlenen şiddet ve cinayetler, tecavüzler, insan hakları ihlalleri ve özgürlük düşmanlığı uygulamalar, Sarkozy ve benzerlerine, önyargılılara; “onlar bizden değiller”, “çağdaş uygarlığın  parçası olamazlar”, “Türkler dışarı”, “barbarlar”, “soykırımcılar” vb. diyen faşist zihniyetlere verilebilecek en güzel kozlardır! Farkında mıyız?

Geri Bildirim gönder...