(Cumhuriyetçi) Vesayet Öldü

secil tarafından . tarihinde Taşkın Atılgan, Yazarlar kategorisine eklendi. 134 views kez görüntülendi.

(Cumhuriyetçi) Vesayet Öldü Yaşasın (Cemaatçi) Vesayet mi?

 

“Arap Baharı” dolayısıyla objektiflerini Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerine çeviren Batılı gözlemcilerin yaptıkları yorumlarda paylaştıkları bir görüş (gerçek de diyebiliriz): yozlaşmış diktatörlüklere karşı verilen mücadeleler sonucunda iktidara gelen veya gelmek üzere olan siyasi güçlerin hemen hepsinin “ılımlı” veya “radikal” islamcı olmaları… “Ilımlılar” bile, genellikle ve açıkça, Batı tipi bir seküler demokrasi istemediklerini, hedeflerinin Şeriatçı İslamcı bir devlet olduğunu gizlemeye gerek görmüyorlar.

 

Gözlemciler, Türkiye’de iktidarda olan “Ilımlı İslamcı” yönetimin, Osmanlı’nın son dönemlerinde ve Cumhuriyet’in kuruluş döneminde (1920′lerden 1950′ye kadar olan dönem) yaşanan, laiklik, çok partili demokrasiye geçiş gibi, sosyal, siyasal ve kültürel dönüşümlerden dolayı, diğer İslam ülkelerinden önemli farklılıklar gösterdiğine, içinde barındırdığı şüphelere ve çelişkilere rağmen, İslamla laikliğin ve demokrasinin uyum içinde olabileceğine dikkat çekiyorlar.

 

Gözlemcilerin (Batılı devletlerin ve yerel laiklerin ve demokratların) cevabını aradıkları soru şu: “Arap Baharı”ından sonra yönetime gelen İslamcıların kuracakları Şeriat devletleri, zamanla, laik ve demokratik yönetimlere dönüşebilir mi? Elimizde iki örnek var; biri Türkiye diğeri ise İran.

 

İran’da despotik Şah rejimini yıkan Şii mollalar ve koalisyon ortakları olan İran Komünist partisi, diğer sol partiler ve liberaller, devrimden kısa bir müddet sonra elimine edildiler ve İran”da, Ayetullahlar vesayeti altında Şii İslam Cumhuriyeti kuruldu. Son 33 yıldır iktidarda olan Mollalar rejiminden iktidarı devir alacak iç muhalefet, şimdilik, yok gibi!

 

Türkiye, Batı ile asırlar süren (Haçlı seferlerini de katarsak bin yıl kadar süren), ve 17. yüzyıldan itibaren, çoğunlukla, Türkiye’nin (Osmanlı’nın) aleyhine sonuçlanan ticari, diplomatik ve savaş ilişkileri neticesinde Batı’nın üstünlüğünü, acılı bir şekilde; topraklarını kaybederek, milyonlarca insanını, Batı’nın elinde  soykırımlara uğratarak, aşağılanarak, yarı sömürgeleşerek kabul etmek zorunda kaldı ve Batı karşısında başı dik ve şerefli bir şekilde durabilmenin yolunun Batı uygarlığının temellerinin burada da atılmasından geçtiğini kavradı. Neydi bu temeller? Laiklik, özgürlük, İnsan haklarına saygı, demokrasi ve hukukun üstünlüğü!

Bilgi toplumu da ancak bu temeller üzerinde inşa edilebilirdi!

 

Demokrasi, insan hakları, özgürlük, hukukun üstünlüğü olmadan da bir ülke laik olabilir; yani böyle bir ülkede olan bir devlet, farklı dinlerden veya mezheplerden vatandaşlara eşit mesafede, ayrıcalık göstermeden, durabilir. Kuruluş yıllarında, bir tek parti rejimi olan Türkiye Cumhuriyeti bunun için bir örnektir; laiktir, demokrasiye, bilgi toplumuna açıktır ve 1940′lı yıllarda çok partili demokrasi için ilk adımlar atılmıştır. Fakat, laik olmayan bir ülkenin özgür, demokrat, insan haklarına saygılı ve hukukun üstünlüğünün olduğu bir ülke olması imkansızdır! “Arap Baharı” ile despotluktan kurtulmaya başlayan ülkelerin demokratik ülkelere evrilememelerinin nedeni de laikliği kavrayamamalarından kaynaklanmaktadır.

 

Laiklikten uzaklaştıkça demokrasi de yozlaşmaya başlar. Dinin siyasi amaçlar için, oy toplamak için kullanılmaya başlanması bir toplumu laiklikten uzaklaştırır ve demokrasiyi yozlaştırır. Türkiye’de 1950′li yıllarda başlayarak, sağ-liberal partiler tarafından, başarılı bir şekilde kullanılan din istismarı, her zaman, seçimlerde başarının anahtarı olmuş, laiklikten verilen ödünler laik eğitimi yozlaştırmış ve eğitimde başarı sıralamalarında, Türkiye’yi, OECD ülkeleri arasında en aşağılara iten spirale sokmuştur. Sağ-liberal partilerin başlattığı, laikliği seçim kazanmak için yozlaştıran sahtekar laikçilik, 2000′li yılların başında, yerini gerçek anti-laikçilere, Başbakan’ın deyimiyle, “dindar nesil yetiştirmek istiyoruz”, “kişi laik olmaz devlet laik olur” diyen,  demagojilere, “Ilımlı İslamcılara” terketmiştir.

 

Laik Batı ülkelerinde “dindar nesil yetiştirmek” devletin görevi değildir; aileler, şayet istiyorlarsa, bağlı oldukları kilisenin hafta sonu okullarına veya yaz okullarına, çocuklarını, kendi istekleri ile gönderirler.  Çok dinli ve mezhepli laik toplumlarda devlet okullarında din öğretilmez; bu devletin laikliği ve sosyal barış gereğidir.

 

Batı ülkeleri, yüzlerce yıl süren ve milyonlarca hayata mal olan din ve mezhep kavgalarından, zorunlu olarak, uygar, insanca laiklik ilkesini geliştirerek ve uygulayarak kurtulabilmişlerdir. Laik bir insan, başkalarının dinlerine, mezheplerine, inançlarına saygı duyan, onların da inançlarını özgürce yaşama hakları olduğunu kabul eden, devletin bütün dinlere ve mezheplere, hiçbir mezhebe veya dine ayrıcalık tanımadan, eşit mesafede olması düşüncesini kabul eden uygar ve çağdaş insandır. Bizim ülkemizde yaşayan alevi kardeşlerimize, Cem Evlerinin ibadet yeri olmadığını söylemek kimin haddine… Bir topluluk, benim ibadet yerim burasıdır, ben böyle ibadet ederim diyorsa, bu sadece o topluluğu ilgilendirir, başka hiç kimseyi değil; başka türlü bir tavır laikliği sindirememiş olmaktan, laik olamamaktan, uygar ve çağdaş  insan olamamaktan kaynaklanır!

 

Laiklik bireysel özgürlüğün en temel ilkesi olduğu gibi toplumsal barışın da olmazsa olmaz bir şartıdır. Batı’da, yüzlerce yıl süren din savaşlarında, Katolikler Protestanları ve Protestanlarda Katolikleri yok etmişlerdir. Batı toplumları, geliştirdikleri laiklik ilkesiyle katliamlara, eşitsizliklere, büyük ölçüde son vermeyi başarabilmişler ve iç barışı kurabilmişlerdir. Bizim ülkemizde, yakın zamanlarda, Maraş’ta ve Sivas’ta yaşanan katliamlar, laiklik ilkesini sindirememişliğimizin göstergeleridir.

 

Başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, özgürlüğün, ulusal bağımsızlığın, laikliğin değerini çok iyi bilen Cumhuriyetin kurucuları, sanki bugünlerde olacakları görmüşler gibi, Nutuklarında, Gençliğe Hitabelerinde, hepimize görevler vermişlerdir. Şimdi birileri çıkıyor ve “Gençliğe Hitabeyi kaldıralım”, unutturalım diyor, “dindar bir nesil yetiştirelim” diyor, “19 Mayıs Gençlik ve Spor bayramı her yerde törenlerle kutlanmasın” diyor… Yani Cumhuriyetin ilkeleri ve sembolleri teker teker silinmeye çalışılıyor. Gençlik, Medya, TSK ve diğer muhalefet grupları anti-demokratik yöntemlerle baskı altında  tutuluyor. Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay ve HSYK bağımsızlığını ve tarafsızlığını kaybetmiş görünüyor. Bir demokrasinin olmazsa olmazı olan denetleme ve dengeleme mekanizmaları, büyük ölçüde, etkisiz hale getirilmiş. Cumhuriyetin temel ilkelerinin koruyucusu ve kollayıcısı kurumlar (vesayetçiler) tamamen pasivize edilmiş…

 

Batılı gözlemciler İslam ülkelerine, “Arap Baharı” sayesinde despot rejimlerden kurtulan ülkelere Türkiye’yi, laik, demokratik Cumhuriyeti örnek gösteriyorlar. “Arap Baharı”nda etkili olan ve iktidarı ellerine geçirmeye başlayan sosyal güçler, Müslüman Kardeşler ve daha da dinci olan gruplar, demokrasiye ve laikliğe hayır diyorlar ve şeriat yolunu seçiyorlar. Türkiye, “İleri Demokrasi”ye değil “İslami Demokrasi”ye geçmenin işaretlerini vermeye başladı.

 

Belki de AKP koalisyonunu oluşturan ortaklar (AKP, Cemaatler ve “yetmez ama evetçi” liberal kanat) arasında, son günlerde ortaya çıkan iktidar ve güç mücadelesi (ki “yetmez ama evetçi”, sosyal tabanı olmayan liberal kanat kolayca elimine edildi ve şimdi sıra Cemaat’te, yani yeni rejimin vesayetçiliğine soyunmak isteyenlerde, gibi görünüyor), hangi “İslami Demokrasi”ye hangi hızla ve nasıl geçileceği alternatifleriyle yakından ilgilidir.

 

 

 

 

 

Geri Bildirim gönder...