“Yoğun Bakım Ünitesi.”
Mahallenin kızları apartmanın merdiven altına çarşafla kurdukları oba şeklindeki çadırda bana eve gelen doktoru oynama rolü vermişlerdi. Ama ben baba olmak istediğimi doktor olmak istemediğimi onlara bir türlü kabul ettirememiştim. Beyaz gömlek nereden bulacağız şimdi gibi işi yokuşa sürüyordum. Doktor olan aynı zamanda baba olamazmış gibi gelirdi bana. Büyüdükçe anladım ki kızların doktor olmamı istemeleri, annelerinin yavruları büyüğünce doktorla evlensin istemelerinden kaynaklanıyormuş.
Ben bu doktor rolünü o kadar benimsemiş oldum ki doktor olmayı düşlemeye başladım. Teyzem ve eniştem doktor olmamı istemediler. Oğlum ailede iki doktor var sen başka bir meslek seç mesela “hariciyeci” ol dediler.
Tıp teknolojisi olağan üstü gelişme göstermesine karşın, toplumun her alanındaki yozlaşmadan, tıp sektörünün de nasibini aldığı gözleniyordu. Bütün dünyada kutsal meslek olarak bilinen doktorluğun saygınlığı mum gibi her geçen gün hızla eriyordu. Nufüs arttıkça tıp sektörünün ticari olmaya başladığını izliyordum. Doktor sizi hastanede polikinikte muayene edip reçete yazmışsa başka, özel muayenesinde sizi muayene edip reçete yazmışsa başka muameleye tabi tutan doktorlar olduğu söyleniyordu. Tomografi , Magnetik Rezonans (MR) ve Ultrason makinesı gibi tıbbi tanı aletlerinde olan teknolojik gelişme, bu aletlere sahip olan özel klinikler arasında, doktorlarla yakın temasta bir rekabet başlattı. Aman hastanı bana gönder sana şu kadar komisyon veririm teklifleri bir rekabet yarışına dönüştü. Eczanelerin önünde bekleşen ilaç simsarları aynı ameliyat için yazılan reçeteleri hastanın elinden fiyat kırarak kapmak peşindeydi. ABD de ve bizde ilaç firmalarının doktorlarla yakın temas kurarak onların uçak ve otel masralarını karşılayarak tıp kongrelerine götürdükleri ve firmalarının ürettiği ilaçları reçetelerine yazmaları için önerdikleri bilinen gerçekler arasındaydı. Gel zaman git zaman ben doktor olamadım ama hastanelere sık sık uğraması gereken bir hasta oldum.
Sene 2002 aylardan Temmuz yer ismi bende saklı hastanede, hastalığımı ilk teşhis eden bay doktor bu hastalığa yakalandığım için beni cezalandırır şekilde sözleri dövdüğünü unutmuyorum. Karısı yeğenimin arkadaşı olduğu için bu zat-ı muhterem tavsiye üzerine beni muayeneyi lütfen kabul buyurmuştu. Karısına bu hastalığa yakalandığım için beni bir dövmediği kaldığı nakledildiğinde, “beyefendi hiç merak etmesin o bana, çocuğuna herkese karşı aynı kaba teşhis hareketleri ile tanınmakta.”yorumunu yaptiğı kulağıma geldi. Bu zat doktor olmuş ama hekim olamamıştı. Neyse, ameliyatımı bu tip bir doktor yapmadı. Hasta erkek olsun bayan olsun, doktoruna her şeyini tüm ayrıntılarıyla anlatsın, güler yüzlü, sevecen ve kibar, sözünü kesmesin, azarlamasın, paylamasın onu sabırla dinlesin istiyor. Hastalığıma teşhis koyan kaba erkek doktoru gördükten sonra, doktorum nasıl huylu olursa olsun bir bayan doktor olmasının daha iyi olacağı tercihimdi. Ama, o da olmadı.
Ameliyat sonrası uyandığım yerin adı “Yoğun Bakım Ünitesi.” Boğazımdan aşağı tüp boru sarkıtılmış ve yatağımın kenarında bulunan askıdan aşağıya doğru sarkan bir poşet içine serum ve hafif kan karışımı likit damlalar birikmekte. Vücudumun bazı bölgelerine plasterlenmiş ince plastik borular bulunuyor ve bu borular tepemde zik zag çizgilerin bir şerit halinde gidip geldiği elektronik bir monitöre bağlı.
Bu durumda bile beşeri bir zevk olarak “bana bakan hemşire bari güzel olsa” fikri aldığım narkozun tesirini taşısam da hala aklımdan geçiyor. Hani, öteki dünyaya gidecek olursak güzel bir yüz görerek gidelim. Ne gezer güzel hemşireleri prof doktorlar özel muayenehanelerine almışlar veya evlenip gitmişler. Tamam cehenneme gitmeden önce hah işte güzel bir hemşire görerek gidiyorum dedirtecek bir hemşire kalmamış ortalıklarda sanki. Gece nöbetine bir de en çirkin hemşireyi yazmışlar. Ancak, sabah vizitesine gelen doktorlar yanlarında güzel hemşirelerle geldiler de biraz rahatladım.
Beni ameliyat eden doktor “nasılsın” diye sorduğunda, “beni orijinal halimden daha iyi yaptınız” ifademe, “hiçbir şey orjinalinden daha iyi olamaz” yanıtını verdi. Şu bir hastaya verilecek yanıt mıydı? “Herkes doktor olabilir, ancak hekim olmak zordur” söylemi bu doktor için de söylemek geldi içimden. Ancak, vizite doktorlarından biri durumu anlayarak bacağımı okşadı “iyisiniz iyisiniz çok iyi görünüyorsunuz” diyerek moral aşılamaya çalıştı.
İkinci gün yatağımın arkası dik duruma getirilince etrafta olanı biteni daha iyi izlemeye başladım. Karşımdaki yatan yaşlı hastanın hemşireler ikide bir gelip boğazından aşağı çocukluğumda gazoz imalathanesinde gördüğüm şişe temizlemeye yarayan etrafında aralıklı tüy sarılı bir boru gibi bir şey sokup sokup çıkarıyorlardı.
Bir ara hemşireye hastanın niçin böyle bir işleme tabi tutulduğunu sorduğumda hasta nefes darlığı çektiğinden solunum yollarını açmak için bu işlemin yapıldığını öğrendim. Yaşlı amca herhalde gidici idi ki hemşireler birbirlerine adamcağızın bir yakınını bulamamaktan söz ediyorlardı. Yoğun bakım ünitesinde ilaçların etki göstermemesi nedeniyle bağırıp çağıran bayanın ayağa kalkmaya teşebbüs etmesiyle, takılan aletlerin çıkmamasını sağlamak için ellerini yatağın kenarına bağlamak durumunda kalmışlardı.
Yoğun bakımda yatan hastalar arasına perdeler koymamaları iyi olmuştu. Yoğun bakım hastanın iyi olmasından daha çok, öteki dünyaya gitmeye aday olanların kaldığı bir bölümdü. Etrafı izlemeye başladığında, bu bölümde yatan hastaların içinde bulunduğu durumun hiçte iç açıcı olmadığı görünüyordu. Yatan hastalar arasında perde olmaması, hastalardan birinde bir komplikasyon başladığında uzakta bulunan hemşirenin hastanın durumunda olacak değişimleri tespit etmesinde faydası büyüktü.
Bu yoğun bakımda çalışan hemşireler özel bir eğitim almış hemşirelerden seçilmişlerdi. Biraz daha hemşireler ile sohbeti ilerlettiğimde yanımda özel cemekanlı bölüm içinde bir takım elektronik aletlere bağlı olarak yatan kişinin, yazar Metin Toker olduğunu öğrendim. Kısa bir süre sonra rahmetli olan Metin Toker’in vücuduna takılı ve başucunda bulunan elektronik aletler bana takılanlardan daha başka bir aletlerdi. O kadar ki yüzüne bir alet bağlı idi ve onun Metin Toker olduğunu bırakın, kim olduğunu anlamanız mümkün değildi.
Askerlik yaptığımda 68 kuşağının çok popüler Apaşlar orkestrası gitarisi ve solisti Gökçen Kaynatan’la aynı koğuşta yatmıştım. Bu kez, yine meşhur bir kişi ile aynı koğuşta yoğun bakım koğuşunda kalıyordum. Azrail geldi mi, sayın İsmet İnönü’nün damadı, gazeteci yazar Metin Toker’di, başbakan yakını idi ve de çok tanınmış meşhur adamdı diye vasıfsız, vasıflı kişi ayırt etmeden alıp götürüyordu.
Hani arada kendimiz için yakınımız ve tanıdıklarımız için hastahane ziyaretinden çıktıktan sonra “ biz ne yapıyoruz hayat ne kadar boş” dediğimizi düşündüm. Ancak, bu düşüncenin bizi etkisi altında tutması çok kısa süre alıyordu. Hayatla didişmeye bıraktığımız yerden devam ediyorduk. Yoğun bakımda kaldığınızda durum yukarı katta özel odada tedavi görmenizden farklı oluyordu.
“Acaba buradan sağ çıkar mıyım.”
“Bu hastalık beni çok yakın bir gelecekte buraya yoğun bakıma tekrar getirir mi”
“Bu doktor bana iyisin demekle acaba doğru mu söylüyor”
“Tekrar geldiğimde karşıdaki yaşlı amca gibi ikide bir boğazımdan aşağıya tüylü boru sokarlar mı” gibi endişeleri taşımamanız mümkün olmuyordu.
Hayat size bir yol çiziyordu. Hayatta her ne kadar doğum kadar ölüm de varsa da yoğun bakım ünitesinde kaldığınızda, ölüme giden yolda insanların neler çekerek terk-i dünya ettiklerini gözlemliyordunuz. İnsanın yoğun bakımda durumu ağır hastaları görmesi eğer öleceksem yoğun bakıma alınmadan kalp krizinden tık diye ölmenin ne kadar isabetli olacağını size bir kez daha hatırlatıyordu.
Geri Bildirim gönder...















